Ağlayan Kayalar – Şile Kampı

Bir hayal kurarsınız ve gerçekleşmesi için zamanını beklersiniz. Keşke dememek için bir hayalimi daha gerçekleştirmiş olmanın huzuru var içimde. Uzun zamandır sakin bir yerde kamp kurmanın hayaliyle yaşıyordum. Neyse ki cesaretimi toparlayarak 2 gün 1 gece Şile Ağlayan Kayalar’da kamp yaptım. İlk tecrübem olmasına rağmen epey keyif aldım ve bu deneyimimi sizlerle paylaşmak istedim.

Kamp boyunca bana dostum Serhan eşlik etti. İlk iş olarak internetten Şile’de nerede kamp kuracağımız hakkında bir araştırma yaptık. Nacizane yorumları çok dikkate almayın. Forumlarda istediğiniz yerde kamp kurabileceğiniz üzerine yorumlar belirtilmiş ancak Şile halkına sorduğumuzda merkezi noktalarda kamp kurmanın yasak olduğu ve jandarmanın tespit etmesi durumunda çadırımızı toplamak zorunda kalabileceğimizi belirttiler. Bunun üzerine Şile’ye çok yakın olan Ağlayan Kayalara doğru yol aldık.

Şile’ye İstanbul’dan kolay bir şekilde ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Üsküdar’dan 139 ve 139A hatlarına bindiğinizde yaklaşık 1 saat sonra Şile’de oluyorsunuz. Eğer hafta sonu gidecekseniz muhakkak gişelerden biletinizi alınız. Yoğun olmasından dolayı 1 saat ayakta yolculuk etmek zorunda kalabilirsiniz. Biz, Ümraniye’den bindik ve ulaşım ücreti olarak kişi başı 11 TL ödedik.

Şile’ye ulaştığımızda ilk iş alışveriş yapmak oldu. Alışveriş yapabileceğiniz BİM, A-101, ŞOK ve Migros gibi bir çok market mevcut. Bunun dışında kamp aletleri satın alabileceğiniz yerlerde var. Küçük bir ilçe olmasından kaynaklı, yerlisi birbirini tanıyor ve bir şeye ihtiyaç duyduğunuzda size esnafından, taksicisine kadar herkes içten bir şekilde yardımcı oluyor. Alışverişimizi yaptıktan sonra taksiyle maksimum 10 dk içinde Ağlayan Kayalara ulaştık. Özel mülke ait olduğu için girişte 25 TL ödeme yaptık. Ücret ödemeden giriş yapabileceğiniz farklı noktalar da varmış ancak biz sonradan farkına vardık. Kimsede kontrol yapmıyor. Bu da burada dipnot olarak dursun 🙂

Ağlayan Kayanın hikayesine bakacak olursak klasik zengin-fakir aşk hikayelerinden doğuyor. Yöre ağasının kızı Eftelya ile çoban Mehmet birbirlerini çok severler ancak aileleri bu ilişkiye sıcak bakmaz. Çoban Mehmet’in ailesi kaç defa istemeye gittiyse de her seferinde hayır cevabını alır. Bunun üzerine kavuşmalarının imkansız olduğunu düşünen iki aşık bir kayanın üzerinde buluşurlar ve el ele tutuşarak kendilerini boşluğa bırakırlar. Buna şahitlik eden o kayanın gözyaşları da hiç dinmediği için adı Ağlayan Kaya olarak kalmıştır.

Mekanın tarihçesini de öğrendiğimize göre kamp serüvenimize kaldığımız yerden devam edebiliriz. 🙂 Ağlayan Kayalar, kumsalının olmasına rağmen kalabalık bir yer değildi. Denize girebileceğiniz temiz alanlar var ancak geneline baktığımızda kumsalı kirliydi. İnsan elinin değdiği her yer maalesef kirlenmeye yüz tutuyor. Kamp yapacağımız yeri tespit ettikten sonra ufak bir mıntıka temizliği yaparak çadırımızı kurduk. Çadır olarak arkadaşımızdan temin ettiğimiz 2 kişilik otomatik çadırı tercih ettik. İlk deneyimimiz olduğu için aslında ihtiyaçlarımızı belirlemeye yönelik bir tecrübeydi diyebiliriz. İki kişi sığdık ancak eşyalarınızı da düşündüğünüzde hareket alanınız biraz kısıtlanıyor. Bunun için daha büyük ebatlarda bir çadır tercih etmenizde fayda var. Seçeceğiniz çadırın rengi de oldukça önemli; çadırımızın rengi kırmızı olduğu için gün içerisinde dinlenmek istediğimizde sıcaklığı içinde hapsettiği için bu pek mümkün olmadı. Yapacağımız alışverişte alacağımız çadırın hacminin geniş ve renginin açık olmasına dikkat edeceğiz.

Ağlayan Kayalarda kamp kurmanın diğer bir dezavantajı ise çevresinde ormanlık bir alanın olmamasıdır. Bundan dolayı hem gün içerisinde gölgelenme imkanınızın olmadığı gibi hem de ateş yakmak için odun bulma konusunda sıkıntı yaşıyorsunuz. Dalgaların kıyıya getirdiği odun parçalarıyla idare etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu krizi fırsata çeviren mülk sahibi de bir poşet saçma sapan tahta parçalarını 10 TL’ye satıyor. Eğer kendi aracınızla gidecekseniz muhakkak yanınıza odun almayı unutmayın.

Kampın en güzel yanı yemek hazırlamak ve çay yapmak olsa gerek. Emek vererek yakılan o ateşin ve hazırlanan yemeğin tadı bambaşka oluyor. Çaya ve yemeğe sinen o hafif is damakta ayrı bir lezzet bırakıyor. Öğle yemeğinde sucuklu yumurta, akşam yemeğinde tereyağlı mantar ve bir sonraki gün sabah kahvaltısında soframızda menemen vardı. Bir sonraki kampta menüyü zenginleştirmeyi düşünüyoruz. 🙂

İyi ki Ağlayan Kayalara gelmişim dedirten şey ise güneşin doğuşunu izlemekti. Güneşin ufuktan santim santim yükselişini seyretmek hayatımda hiç unutmayacağım bir an olarak kalacak.